İstanbul, stratejik konumu ve güçlü surları nedeniyle tarih boyunca birçok kuşatmaya sahne olmuştur. Bu kuşatmaların en bilinenlerinden biri, MÖ 340 yılında Makedonya Kralı II. Filip’in gerçekleştirdiği ancak başarısızlıkla sonuçlanan kuşatmadır. Büyük İskender’in babası olan Filip, şehri ele geçirmek istemiş ancak güçlü savunma karşısında amacına ulaşamamıştır Konstantinos Döneminde Kentin Yeniden İmarı.
MS 194 yılında Roma İmparatoru Septimius Severus kenti kuşatmış ve uzun mücadeleler sonucunda ele geçirmiştir. Ancak bu süreçte şehir büyük zarar görmüş, daha sonra yeniden imar edilmiştir. MS 7. yüzyılda ise Sasani İmparatorluğu’nun (İranlılar) İstanbul’u kuşatma girişimleri olmuş, fakat bu saldırılar da başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Arap Kuşatmaları ve İslam Dünyasının İstanbul Seferleri
İslamiyet’in ortaya çıkışından sonra Arap orduları İstanbul surlarına kadar ulaşmıştır. Bu dönemde gerçekleştirilen kuşatmalar şehrin tarihindeki önemli dönüm noktalarından biridir. MS 665-667 ve 672 yıllarında Emeviler tarafından yapılan kuşatmalar başarısız olmuştur. Bu seferlere katılan sahabelerden Ebu Eyyub el-Ensari, kuşatma sırasında hayatını kaybetmiş ve İstanbul’da defnedilmiştir.
Emeviler, MS 712 ve 722 yıllarında da İstanbul’u ele geçirmek için yeniden harekete geçmiş ancak yine başarılı olamamışlardır. 722 yılındaki kuşatma sırasında Galata’nın kısa süreliğine ele geçirildiği ve burada bilinen ilk caminin inşa edildiği kabul edilmektedir. Galata Kulesi yakınlarında yer alan Arap Camii, bu dönemin önemli izlerinden biri olarak günümüze kadar ulaşmıştır Ephesus Walking Tour.
Abbasi döneminde de İstanbul sık sık kuşatma altına alınmış; 782, 854, 869 ve 970 yıllarında gerçekleştirilen seferlerde şehir haraca bağlanmış, fakat doğrudan fethedilememiştir.
Diğer Milletlerin İstanbul Üzerindeki Hakimiyet Girişimleri
İstanbul yalnızca Arap ordularının değil, farklı milletlerin de hedefi olmuştur. MS 864 ve 936 yıllarında Ruslar şehri kuşatmış ancak başarılı olamamıştır. 959 yılında Macarlar da İstanbul’u ele geçirmek için girişimde bulunmuş fakat sonuç alamamıştır.
1203 yılında Latinlerden oluşan Haçlı ordusu İstanbul’a saldırmış ve bu kez şehir direnememiştir. 1204 yılında Latinler kenti ele geçirerek 1261 yılına kadar hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Daha sonraki yıllarda Cenevizliler ve Venedikliler de 1302, 1348 ve 1437 yıllarında kenti ele geçirmek için çeşitli girişimlerde bulunmuş, ancak başarılı olamamışlardır.
Osmanlı Kuşatmaları ve İstanbul’un Abluka Dönemi
Bizans İmparatorluğu, 1372 yılından itibaren Osmanlı Devleti’ne haraç ödemeye başlamıştır. İstanbul’un doğrudan Osmanlı hâkimiyetine alınması yönündeki ilk ciddi teşebbüs ise Yıldırım Bayezid döneminde gerçekleşmiştir. Bizans tahtına çıkan Manuel Paleologos’un, İstanbul’da Türk mahallesi, cami ve mahkeme kurulması talebini reddetmesi üzerine şehir 1391 ile 1396 yılları arasında abluka altına alınmıştır. Bu dönemin en önemli mimari tanıklarından biri, Boğaziçi’nde yer alan Anadolu Hisarı’dır.
Konstantinos’un Yeni Başkent İnşası ve Saray Yapıları
İstanbul’un başkent olma sürecinde Roma İmparatoru Konstantinos, kente görkemli yapılar kazandırmıştır. Yeni başkentte büyük bir saray, senato binası, hipodrom ve forum inşa edilmiştir. “Palatium Magnum” ya da “Büyük Saray” olarak bilinen saray kompleksi, bugünkü Sultanahmet Camii’nin bulunduğu alandan başlayarak Marmara kıyılarına kadar uzanan yaklaşık 100 bin metrekarelik geniş bir alanı kapsamaktaydı.
Bu alan içerisinde Daphne, Magnaura ve Khalke adlı saray yapıları yer almaktaydı. 532 yılındaki Nika İsyanı sırasında zarar gören bu yapılar, İmparator I. Justinianos tarafından yeniden inşa ettirilmiştir. 11. yüzyıla kadar Bizans imparatorlarının ana ikametgâhı olan saray, bu tarihten sonra önemini giderek yitirmiştir.
Büyük Konstantinos tarafından yaptırılan ve yaklaşık 500 metre uzunluğunda, 117 metre genişliğinde olan Hipodrom ise şehrin sosyal hayatının merkezi hâline gelmiştir. Atlı araba yarışlarının düzenlendiği bu alan, aynı zamanda çeşitli eğlencelerin ve toplumsal etkinliklerin gerçekleştirildiği önemli bir kamusal mekân olarak tarihe geçmiştir.






